Yaklaşık 1900’lü yılların başlarında da İstanbul’un her yerinde bu (gibi) afişlerden varmış. Demek ki, 100 yılda bir gram ilerlememiş bu ülkede demokrasi, değil mi?.
Sürekli cumhurbaşkanı’nın bir işçi çocuğu olması vurgusu yapılıyor son günlerde… Önceki cumhurbaşkanlarımız, başbakanlarımızın hepsi paşa torunu, padişah çocuğu muydu?
Mesela, Süleyman Demirel, bir çoban değil miydi?
Peki, geçmişinde çoban olan Süleyman Demirel, bir “işçi çocuğu” kadar lüks içerisinde mi yaşadı köşkte? Ya da bu kadar yaygara mı koparttı?
Osmanlı yıkılmaya yüz tuttuğu dönemde, Yıldız Sarayı’nı, Meşrutiyet iradesine karşı yeniden yüceltmeye çalışan II. Abdülhamit’in girişimleriyle (Meclisin feshi) yaşadığı “İstibdat Dönemi”, halkın akın akın İttihat ve Terakki’ye, İttihat ve Terakki’nin söylemine, görüşüne bakmadan katılmasıyla yıkılmıştır.
İstibdat Dönemi sonrasında her ne kadar, İttihat ve Terakki’nin örgütlenmesinden kopuşlar, fırka içerisinde fikir ayrılıkları yaşandıysa da, özgürlüğün ve çok sesliliğin kısıtlanması yönünde hareket etmiş olsalar da, aynı fırka ve liderleri, siyasi arenada özgürlük ve demokrasi düşkünlüğünden asla yılmamışlardır. Ülkenin her tarafından kendilerine destek veren halk ile birlikte padişaha boyun eğdirmişler ve nihayetinde Osmanlı’ya bile (ilkel bile olsa) demokrasi getirebilmişlerdir.
Aynı ittihat ve Terakki, padişah ve manda yanlılarına rağmen, yine arkasındaki halkın desteği ile, padişahın hoyratlıklarını temizlemeye çalışmış, ardından ise paramparça olmuş ve daha fazla parçalanması, sömürgeleşmesi için uğraşılan Osmanlıya karşı yürütlen savaşlara karşı, halk örgütlenmesi ile direnmiştir.
Bu örgütlenme içerisindeki hiç kimse İttihat ve Terakki’nin her eylemini doğru bulmasa da, fikirsel bazda Osmanlı’nın daha farklı yönetilmesini arzu ediyor olsalar da, esas amaç olan özgürlük ve bağımsızlık için her zaman ortak düşmana karşı birleşmeyi bilmişler ve -başarılı veya değil- aynı çatı altında uzlaşı içerisinde hareket etmişlerdir.
İttihat ve Terakki’nin bu örgütlenmesi, içerisindeki ses çeşitliliğine karşın, partinin Atatürk’ü desteklemesiyle birlikte, Atatürk’ü padişaha karşı korumuş, kurtuluş savaşında istihbarî ve askerî yardım sağlamıştır.
İşte İttihat ve Terakki fırkası, II. Abdülhamit’in istibdat dönemine karşı çıkmasa, bu karşı çıkışa da halk destek vermeseydi, bugün ne bir kurtuluş savaşı olabilirdi, ne de bir Türkiye, belki de.
Ancak unutmamak lazım ki, İttihat ve Terakki’nin hiçbir icraati gökten inmemiş, hepsi ona amacı için destek veren halkın yardımıyla yapılmıştır. Örneğin, İttihat ve Terakki, sosyalist bir görüşe sahip değildi. Ancak, istibdat yönetimine karşı oluşturulan örgütlenmede sosyalistler de mevcuttu… Böylelikle örgütlü ve amaca yönelmiş bir kitle yaratabilmiş olan fırka, amacına ulaşmış, zamanla amacını da aşarak bu örgütlenme ile belki de o gün hayal bile edemeyeceği bir şekilde, bir ülkenin bağımsızlığını kazanmasına sebebiyet vermiştir.
İttihat ve Terakki Cemiyeti (sonradan fırkası), asla homojen bir yapıda olmamış, içerisinde her görüşten kişiyi barındırmıştır. Bu “çok sesli” örgütlenme ile sona erdirdiği istibdat dönemi sonrasında kurulan Meşrutiyet meclisi de, aynı çok sesliliğe sahip olmuştur. Bu çok seslilik de fırkanın fikirlerinde her alanda gelişim sağlamıştır. Ancak esas önemli olan, ülke çapında kurulmuş olan istihbarat ağı, fırkanın bel kemiği haline gelmiş ve İstanbul’dan alınan kararların uygulanmasını kontrol etmiş, hızlandırmış ve sağlamlaştırmıştır.
Son olarak diyeceğim şudur ki, yukarıda okuduğunuz İttihat ve Terakki bu bahsettiğim sağlam örgütlenme ile var olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de varoluşuna önayak olmuş, olabilmiştir. Eğer bu halk örgütlenmesi gerçekleş(e)meseydi, bugün belki de, ne İttihat ve Terakki, ne bir halk, ne bir Mustafa Kemal Atatürk, ne de Türkiye Cumhuriyeti olamayabilirdi.
Kısaca, önemli olan fırkanın adı değil, halkın örgütlenebilmesidir. Halk ne için ne kadar örgütlenirse, ancak o yöne ve o kadar gidebilir. Değil mi?